Geçen gün yürüyüş yapıyordum. Arazi için özelleştirilmiş bir jipin arkasında şu yazı yazıyordu “You can go faster, but I can go anywhere” yani “Sen daha hızlı gidebilirsin, ancak ben her yere gidebilirim”. Bir an öylece kaldım. K1200R’ımı satıp R1200GS aldıktan sonra bir yönüm “Neden?” diye soruyordu, cevabını bu cümlede buldum. “Her yere” gidebilmek demek her şeyden biraz olan bir motosiklet demektir. R1200GS ise herşeyden bol bol olan bir motosikletti. Hız, konfor, yol performansı, arazi performansı, tek kişi sürüş keyfi, artçı ile beraber sürüş keyfi.
Sonra bir abimizin “Cape to Cape” rotasını gördüm. Güney Afrika Cape Town’dan başlayan yolculuğunu 19 ülkeyi geçip 26.000 km yol aldıktan sonra kıtanın en kuzeyindeki North Cape’de sonlandırıyordu. Tek başına. Muhteşem bir yolculuktu bu benim için. 2014 yazı için bu yolculuğa niyetlendim. Bunun için kendime bir tecrübe rotası çizdim. Yıllarca cadde tipi motosiklet kullandıktan sonra farklı arazi tiplerinde kullanmaya adapte olmaya çalışıyorum son zamanlarda. Çamur, çakıl, toprak, buz, su, dere geçişleri gibi… Bu sene kısa (1-2 günlük) arazi rotaları sonrasında Kaçkar Dağı zirve ve Likya Yolu rotasını yapmaya niyetliyim. Seneye ise uzun, zor, riskli ve yorucu bir rota olan “Trans Toros” sürüşüne katılmayı planlıyorum. Tabii ki bu sürüşün ön koşulları olan diğer sürüşlere. Bir sonraki sene ise Cape to Cape’e niyetliyim.
Bu niyetle beraber kendimize Trans Marmara rotasının bir kopyasını çıkardık Cem ile. GPS’e rotayı yükledik. Yüksek bir motivasyonla 23 Nisan sabahı çocuklar tören heyecanı ile yataklarından uyanmadan çook önce buluştuk :) Gerçekleştirmek istediğimiz rota aşağıdaki gibiydi:
Topçular feribotunda karşıya geçerken Cem’in GPS cihazının şarj aletini yanına almadığının farkına vardık. Moralimizi bozmadık, cihazın pili en az 3-4 saat devam eder diye düşündük, yola koyulduk. Topçular’dan Yalova yönüne saptıktan kısa süre sonra sola doğru (yoşun karşısındaki evlerin arasına) daldık GPS rotamız gereğince. 5 dakika içinde dimdik bir toprak yoldan hızla yukarı doğru tırmanıyorduk.
Kısa süre içinde 250 mt civarı tırmandık ve bir mola verdik. Manzara müthişti. Tırmanış oldukça dikti ve yerde toprak ve büyük taş karışımı vardı, yani oldukça tecrübe isteyen bir tırmanıştı. Yolda bir sebepten dolayı durulursa muhtemelen patinaja kalmadan hızlanabilmek zor olacaktı (özellikle bizim TKC tipi dişli lastik yerine %80 asfalt %20 arazi tipi lastik ile bu rotaya kalkıştığımız düşünülürse :)
Ben “gidecek çok yolumuz var Cem hadi” diye arkamı döndüm Cem telefonu ile uğraşıyor. “Hadi” dedikçe “1 dakika abi” diyor. Sonradan anladım ki Cem karşı yamaçta gözüken koyunlara kuzulara dalmış, birkaç resim çekip eşine yollamış. Eşinden “Aaaa Heidi’nin memleketi gibi, bende istiyorummmm” cevabını almadan yola koyulamamıştı :)
Bir süre sonra yolumuza devam ettik. Rotamız aslında Yalova – Gemlik – İznik Gölü civarındaki tepeleri bir bir aşmak amaçlıydı. Birkaç gün önceki yağmur dolayısıyla çamur olmuş dik yokuşlar ile yer yer yokuşlardaki yarıklar birleşerek çamur+dik yokuş+yerdeki yarıklar şeklinde arazileri aşmamız gerekti, oldukça zor ve keyifliydi. Bir süre bu şekilde iniş çıkışlı ilerledikten sonra sıcak havanın, üzerimizdeki korumalar ve kaskın etkisi ile oldukça susadık. Rota üzerinde Laledere köyünde çay molası verdik. Köy yerlerini çok severim. Bir saat önce şehir hayatının keşmekeşi içindeyken bir saat sonra bir cami, bir kahve ve birkaç minik evden oluşan bir köy meydanına geldiğinizde tecrübe ettiğiniz o sakinlik, insanların tüm algıları ile sana yönelmeleri, samimi muhabbetleri çok hoşuma gider hep. Köy kahvesinde gerçek “ince belli” bardakta birkaç bardak çay içtik ve devamında yine yola çıktık.

Bir süre boyunca bozuk asfalt yoldan ilerledik ve Esadiye köyü yakınlarında Cem motosikletini sağa çekti, yanına gittim “GPS kapandı!” dedi. Baktık ki, pili bitmiş. “Keşke tekrar toprak araziye girseydik sonra bitseydi pili, şimdi artık toprağa nereden gireceğimizi bilmiyoruz” diye düşündük. Esadiye köyüne gittik, hafif moral bozukluğu ile soğuk birşeyler içtik. Cep telefonlarımızın GPS alıcısından koordinatlarımızı bulduk. Daha önce GPS rotamızı paylaştığımız bir arkadaşımıza koordinatlarımızı attık “Nereden toprak yola gireceğimizi söyler misin?” dedik. “Köyün çıkışından 600 mt kadar sonra sola dik bir giriş var oradan dalın ormana” dedi. Daldık. Yol bir süre sonra zorlaştı ve bir tarlada son buldu :)

Geri döndük. Hava sıcak. Yol almadığımız için rüzgar alamıyoruz ve serinleyemiyoruz. Üzerimizde korumalı montlar, kask, terledik :) Sonra anladık ki köyün iki çıkışı varmış, diğer çıkışından çıkmamız gerekiyormuş. Baktık bu böyle olmayacak, gözümüze kestirdiğimiz ilk toprak patikadan dalalım dedik. O an bir kere daha tasdik oldu ki, hayatta en güzel anlar senin planın dışında, hayatın, “gerçeğin” planı dahilinde olan anlardır.
Az sonra karşımıza harika, ıssız, nereye gittiği belirli olmayan, haritada sadece “ormanlık alan” olarak görünen bir patika çıktı. Cem “Napalım?” dedi ben “Dalalım” dedim ve direk daldık.

Patikanın başlangıcında bir zamanlar oraya girmeye çalışmış bir arabanın izi vardı, izlerin biri silinmişti (üzerinde otlar bitmişti). “Ne kadar zor olabilir ki?” diye düşündük. 10-15 dakika içinde durum bambaşka bir hal aldı:
Sol tarafımızda bir yükselti, yükseltinin üzerinde binbir türlü ağaç ve yeşillikler, sık sık yeşilliklerin dalları çalıları yola sarkıyor. Sol tarafımız ise uçurum, aşağıdan dere akıyor. Yolun başlangıcında bir araba genişliğinde olan yol artık sadece bir motosiklet, bisiklet veya bir yayanın geçebileceği genişlikte. Yolda giderken orman tarafından vahşi bir köpek havlıyor, yükseltinin ucuna kadar geliyor, üzerimize atlayacak sanıyoruz, anlıyoruz ki bölgesini koruyor. Köpeğin “bölgesinden” hızlıca kaçıyoruz :) Az sonra yolumuza iki yavru kaplumbağa çıkıyor, durup resim çekmek istiyoruz ama köpeğin havlama sesi halen geliyor, durmamak yönünde karar kılıyoruz :) Bir süre sonra duruyoruz “burada ölsek sanırım 20 yıl sonra ancak bulurlar bizi” diyor Cem. Cep telefonları çekmiyor. GPS uydu alıcıları çalışmıyor. Çoğu zaman üzerimiz ağaç dalları ile kaplı, soldaki vadi kenarında yetişen ağaçlar sağdaki ağaçlarla birleşiyor, tünelin içinde gider gibi ilerliyoruz. Etrafta çıt yok, sadece motorlarımızdan gelen tok ses yankılanıyor. Bu ormanlarda domuz olduğunu biliyoruz. İçerilere daldıkça farklı çeşitli hayvanlar da olabilir.
Bir süre sonra inişler başlıyor. Yol git gide zorlaşmaya başlıyor. Yer yer yokuş aşağı ve V şeklinde yarıkların içine motosikletin tekerleklerini sokarak, motosikletler motorlarına kadar yarığın içinde inmek zorunda kalıyoruz. Aşağı inerken her indiğimiz yere “burayı geri çıkabilir miyiz?” ya da her çıktığımız yere “buradan aşağı inebilir miyiz?” şeklinde bakıyoruz çünkü büyük bir ihtimalle bu yolun sonu ormanın ortasında son bulacak.
Bir saat kadar devam ediyoruz. Oldukça susadık ve terledik. Bazen çalılar o kadar yola doğru eğilmiş oluyor ki, ağaç dallarının içinden doğru geçiyoruz, bu sebepten dolayı ne kıyafetlerimizi ne de kaskımızı çıkartamıyoruz. Cem bir süre sonra her şeyi göze alıp kaskını çıkartıyor. Geçişler yer yer çok zor, güneş almayan yerlerde çamurlu alanlar var, sol tarafta dallar var, dolayısıyla sağa yanaşık gidiyoruz; sonuç olarak sağdan, uçuruma bir karış mesafede çamurlu bir zeminden tekerleğimiz S çizerek ilerliyoruz. Ara sıra duruyoruz “Tamam mı devam mı?” kontrolü yapıyoruz. Bulunduğumuz ortamın verdiği heyecan ve adrenalin endişelerimizi bastırıyor “devam” diyoruz. “Keşke kameramızı yanımıza alsaydık” diyoruz, birkaç hafta sonra bu rotayı kesinlikle bir kere daha yapmaya niyet ediyoruz.
Birkaç saatlik sürüş sonrası patikanın sonunda yol ikiye ayrılıyor. Biz daha da ormanın içine dalmaktan vaz geçiyoruz aşağı doğru inen daha geniş yola sapıyoruz. Saptığımız yer gevşek ve ıslak toprak zemin. Aşağı inerken arka teker hemen hemen sürekli kayıyor, birkaç dakika içinde 250 metre civarı alçalıyoruz, arkada bıraktığımız iz sürekli bir S şeklinde. Motosikletlerin ABS’lerini kapatmamış olsak muhtemelen bu yokuşun aşağısında 100 km hıza ulaşmış ve ciddi bir kaza yapmış olurduk :) Toprak yoldaki ilk kurallardan biri ABS ve ASC gibi özellikleri kapatmak olmalı.
Bir köye geliyoruz. Terden sırılsıklam olmuş bir halde köye yaklaşırken köpeklerin saldırısına uğruyoruz. Köpeklerden biri önden giden Cem’in önce tekerleğine saldırıyor, tekerlek sert gelince bacağına saldırıyor, Cem son anda gazı açıyor kaçıyor. Köpek beni görmüyor, son anda beni görünce sanrıım “İkiye karşı bir kaldık” diyerek kaçmaya başlıyor. Köye varana kadar birkaç köpek saldırısı atlatıyoruz. Köy girişinde iki orta boy köpek saldırınca daha önceden saldıran koca köpekleri atlatmış olmanın verdiği tecrübeyle küçükleri umursamıyoruz. Köy kahvesine gidiyoruz, “çay” diyoruz “Kendiniz doldurun yeğenim, burada böyledir. Gelen misafir dilediği kadar çay içer, para da alınmaz burada” diyor. Çaylarımızı yudumlarken yanık bir ezan okunmaya başlıyor. Yakınlarımıza “Biz yaşıyoruz” demek için telefona bakıyoruz, çekmiyor. Köylü ile güzel bir muhabbet ediyoruz. Ayrılırken “Buralarda gezilecek neresi var?” diyoruz. Biri tarif etmeye başlıyor “Asfalt olmayacak ama toprak olacak” diyoruz, bir traktör yolu tarif etmeye başlıyor “traktörün de giremeyeceği yerler var mı?” diyoruz, köylü amcalardan çoğu bize garip garip bakarken birinin gözü motosikletlere ilişiyor “Haa” diyor “Radar var tepede, oraya çıkan çok güzel bir orman yolu var” diyor tarif ediyor.
Bir süre sonra güzel arazi yollarından radara ulaşıyoruz. Birkaç saat önce geçtiğimiz orman yolundan sonra bu orman yolu bize asfalt gibi geliyor :) Radara ulaştığımızda manzara müthiş. Bir tarafta İzmit Körfezi, bir tarafta İznik gölü.
Burada yeni indirdiğim panaromik resim çekme uygulamasını deniyorum, ortaya böyle garip bir resim çıkıyor:

Radardan sonra “Şu gördüğümüz İznik Gölü’ne doğru gidelim” diyoruz. Artık rota yok. Tarif yok. Dümdüz, ova, yol, yayla, tarla gidiyoruz aşağı. İznik gölüne gelmeden önce Orhangazi’de Köfteci Yusuf’u görüyoruz. Sabahtan beri birşey yemediğimizi hatırlıyoruz ve hemen dalıyoruz. Nefis köfteleri yedikten sonra hemen sokak kenarındaki doğal çilek ve erikten alıyoruz. Çok yorulduk. Yediğimiz yemeğin de verdiği rehavetle İznik Gölü’nü es geçip direk feribota gidiyoruz.


Feribota motosikletleri park ediyoruz. Yolda Cem halatlarda uyuyakalıyor :)
Güzel bir günün ardından evlere dağılıyoruz.



















